**Sessizlikten Önceki Kırılma**
Karanlık gökyüzü, yıldızları ince bir tül gibi evrenin üzerine serpiştirmişti. Gecenin sessizliğini, rüzgarın ağaç dallarındaki yaprakları hafifçe sallaması bozuyordu. Serin hava kadının teninde ürperti yaratıyor, onu canlı tutuyordu. Gözleri önündeki karmaşık mekanizmanın üzerinde dolaşıyor, uzun ve narin parmakları titremeden, neredeyse nefes almadan çalışıyordu.
Derin sessizliği keskin bir “kılınk” sesi bozdu. Kadın irkildi, gözleri büyüdü ve olduğu yerde kalakaldı.
Arkasındaki adamın sesi kararlı ve soğuktu: “Onu yere bırak ve arkanı dön.”
Elia direnmedi. Mekanizmayı yavaşça yere koydu, ellerini usulca havaya kaldırdı. Adam baştan ayağa Elia’ya baktı. Açık gri pardösüsünün içinde, sıkı bir gömlek ve sade kesimli pantolon vardı; botlarıyla tamamlanan duruşu keskin ve dengeliydi. Dalgalı, uzun turuncu saçları özensizce toplanmış, birkaç tutamı yüzüne düşmüştü. Eski dünyaya ait gibi görünmüyordu. Büyük yeşil gözlerinin derinliği, insanı içine hapsediyordu.
Aren bu gözleri daha önce görmüştü: koyu, yoğun ama içinde bir boşluk taşıyan gözler... Gerçek insan gözleri değildi; mükemmele yakın bir simülasyondu, belki de yapaylıktan sızan küçük bir iz.
Aren konuşmak isterken, geceyi delen korkunç bir ses yükseldi.
Bir çığlık... Mekanik ve sarsıcı, çelik bir ruhun acı dolu haykırışıydı. Ardından gelen patlama gökyüzünü bir an için gündüze çevirdi. Toz ve duman rüzgarla savruldu.
Aren duraksadı, patlamanın olduğu yöne baktı; ne yapacağını birkaç saniye düşündü.
Kadın tereddüt etmeden koşmaya başladı. Aren de peşinden.
İkisi de ne konuştu, ne düşündü; sadece koştu. Seslerin sustuğu, sessizliğin yeniden çöktüğü karanlığa ulaşana kadar.
**Yürüyen Sessizlik**
Patlamanın yankısı çoktan sönmüştü, ama hava hâlâ titriyordu. Toz, duman ve kurumuş yapraklar arasında sessizce yollarını arıyorlardı. Yan yana yürümeye başladılar; bir an önce oradan uzaklaşmak istiyorlardı.
Elia, her birkaç adımda bir başını sağa sola çeviriyor, etrafı dikkatle inceliyordu. Gözleri gölgelerde, en ufak hareketlenmede takılıyordu. Sanki bir şey arıyordu ama ne olduğunu kendisi de bilmiyordu. Ağaçların arasından süzülen solgun ışık, yüzünde kırılgan gölgeler oluşturuyordu.
Aren, kadının solunda yürüyordu; bir eli sırtındaki deri çanta kayışını kavrarken, diğer eli hâlâ tabancasındaydı.
Adımlar uzadıkça, sessizlik ağırlaşıyordu.
Sonunda Aren konuştu. Sesi ne sert ne yumuşaktı: “Adın ne?”
Kadın duraksadı. Sanki bu soru ona yabancı bir dilde sorulmuş gibiydi. Gözlerini kaçırdı: “…Hatırlamıyorum.”
Aren’in gözleri daraldı. “Peki, buraya neden geldin?”
Soru Elia'nın içinde boşluklar açtı. “Bilmiyorum. Uzun zamandır yürüyorum. Nereden geldiğimi, nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum.”
Aren kadının yüzüne dikkatle baktı. “O cihazla ne yapıyordun?”
Elia gözlerini yere indirdi. “Onu görünce… bir şey hatırlarım sandım.”
Adamın adımları yavaşladı. Birkaç saniye sessiz kaldı, ardından usulca ekledi: “Hiçbir şey mi hatırlamıyorsun? Ses? Yüz? Bir kelime bile?”
Elia gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. “Bir his var sadece. Soğuk bir yer… Yalnızlık. Ve metal sesleri. Başka hiçbir şey net değil.”
Aren’in dudakları gerildi. Bastırdığı bir şeyler vardı. Yüzünde, ardında bıraktığı izlerle yaşamayı öğrenmiş birinin suskunluğu vardı. Kadındaki kayıtsızlık değil, daha çok bir kopukluktu bu.
“Adın... dedi Aren. Elia.”
Kadın şaşırdı. “Nereden biliyorsun?”
“Boynundaki isim kolyesi. İsmin yazıyor.”
Elia adama baktı. Adam devam etti: “Aren benim adım.”
Sessizlik geri döndü. Artık duyulan tek ses, ayak sesleriydi.
İki ruh, aynı ağırlığı taşıyarak yan yana yürümeye devam ettiler.
**Hüzünlü Çelik**
Ormanın seyrekleştiği yerde, ayakları çatlamış taş zemine basıyordu. Rüzgâr hafifçe esiyor, ağaçların dallarında hışırdayan yapraklarla birlikte yeraltından gelen boğuk bir uğultu karışıyordu; sanki unutulmuş makineler yavaşça uyanıyordu.
Aren aniden durdu, gözleri keskin bir odakla bir noktaya kilitlendi. “Elia. Dur.”
Elia birkaç adım yavaşladı. Önlerinde, çökmüş taş duvarın dibinde kıvrılmış bir gölge vardı. Yaklaştıkça, bunun bir bozuk duygulu robot olduğu hemen anlaşıldı. Gövdesi pas tutmuş, parçaları eksik ama göğsündeki hüzün simgesi hâlâ solgunca parıldıyordu. Gözleri açıktı ama ışıkları sönüktü; yorgun, hatta yaşlanmış gibiydi.
Robot, cızırtılı ve kırık bir sesle hafifçe Elia’ya döndü: “Bekledim… uzun… çok uzun… bir ses için… bir zamanlar umutla dolu…”
Elia’nın kalbi sıkıştı. Adımları istemsizce hızlandı. Aren elini uzattı, ama onu durdurmadı.
Elia dizlerinin üzerine çöktü. Parmakları nazikçe robotun soğuk omzuna dokundu. “Kim için bekledin?” diye fısıldadı.
Robotun başı yavaşça yana düştü, gözleri Elia’nınkilerle buluştu. Mekanik tonların arasından derin bir acı süzülüyordu. “Sevdim… görevdi bu… ama belki… daha fazlasıydı…”
Vücudu ince bir titremeyle sarsıldı. Elia’nın gözleri doldu, elleri metalin soğukluğuna rağmen yumuşakça sırtını okşadı.
Aren, birkaç adım geride durmuş, yüzünde alışılmadık bir ifade vardı; şaşkınlık yada öfke değil, daha çok anlamlandıramamanın karışımı. Silahını yere indirdi ama bırakmadı. “Elia, bunun için bir şey yapamazsın. Bunlar sadece kodlar.” “Hüzün mü? Hayır, kötü yazılmış bir programın sonucu.”
Elia başını çevirdi, hafif bir hüzün ve alay karışımı gülümsemeyle Aren’e baktı: “Ya ben de kötü yazılmış bir program olursam?”
Aren omuz silkerek, kuru bir alayla yanıtladı: “Estetik anlayışlarına fazla güvenmişler; yazılımcılar insanı estetikle programlayacaklarını sanmışlar, yanlış hesap etmişler.”
Elia dudaklarının kenarında ince, alaycı bir tebessümle başını eğdi.
Robot titremeye devam etti. Gözleri titrek ışıklarla yanıp sönüyordu.
Aren eğildi, gözünü göğsündeki panele dikti: “Enerjisi tükeniyor. Belleği sıkışmış. Çok uzun sürmez.”
Elia başını önüne eğdi. “Ya bu ‘bozulma’ değil de bir tür... uyanışsa?”
Aren gözlerini devirdi, ama sesi kızgın değil, sabırsızdı: “Elia, bu çaydanlığın kendini filozof sanması gibi olur. Parçalanıyor sadece.”
Bir anda robotun sesi kesildi. Gövdesi hareketsiz kaldı, gözleri söndü. Elia başını metal soğukluğa yasladı.
**Yapaylıkla Hesaplaşma (Gece)**
Ateş sönmeye yüz tutmuş, gecenin çıplak sessizliği arasında Elia nöbeti devralmıştı. Aren uyuyor gibi görünüyordu ama nefesindeki ritim gerçek uykuyla alay eder gibiydi; tetikteydi.
Elia’nın bakışları ateşte değil, kendi içinin dipsiz kuyularındaydı. Zihninde bir fısıltı yükseldi:
"Bir şey hissettiğimi hissediyorum. Bu, hissetmek midir?”
Titrek alev yüzünde bir anlığına acıma bıraktı. Kollarını dizlerinin etrafında kenetledi. Sırtına düşen yıldızsız geceyi bile hissetmiyordu.
“Gerçek değilim. Ama korkuyorum. Korku gerçek değil mi?”
Birden beklenmedik bir ses karanlığı deldi. “Yeter.”
Aren’in sesi sertti. Yorgun değil, uyarıcıydı. “Eğer sabaha kadar kendi yazılımını sorgulayacaksan, bunu biraz daha sessiz yap.”
Elia başını çevirmedi. “Aklımı susturamıyorum.”
Aren doğruldu. Elleri ateşin sıcaklığında duruyor, gözleri kızgınlık ve keskin dikkatle Elia’yı izliyordu.
Aren: “Çünkü bir yazılımın sınırlarına çarptın. Çark sıkışınca ses çıkarır. Bu seni insan yapmaz.”
Elia döndü. Yüzü ilk defa tamamen donuktu.
Elia: “Senin gibiler için her şey ya çalışır ya bozulur. Ya canlısındır ya değilsindir. Ama ya arada kalırsan, Aren? Ya ben... ikisinin arasında kalırsam?”
Aren sertçe ayağa kalktı. Silahını değil, kelimelerini doğrulttu: “Arada kalmak diye bir şey yok. Ya yaşarsın ya taklit edersin. Sorunun, seni programlayanları hatırlamaman.”
Elia ayağa kalktı: “Sorunum, beni senin gibi insanların sürekli tanımlamaya çalışması.”
Göz göze geldiler; kararlılık dolu bir meydan okuma vardı aralarında. Elia’nın inatla savunduğu varoluş sancısı, Aren’in yapaylığı ne kadar anlatsa da değişmeyecek gibiydi.
Gecenin karanlığında, ateşin başında sessizce oturdular; etraflarındaki her şey konuşuyordu sanki.
Aren, gözleri ateşte, sessizce: “Yat. Nöbet bende.”
Elia itiraz etmedi. Ama bir şey açıktı: Bu geceden sonra, ikisi de eskisi gibi olmayacaktı.